HABER MERKEZİ
Türk Ocakları Kırklareli Şube Başkanlığı tarafından “Bahar Dönemi Etkinlik Programı” kapsamında “Türkler ve Ezan” konulu bir seminer düzenlendi.
Düzenlenen seminere konuşmacı olarak katılan Kırklareli Üniversitesi (KLÜ) İlahiyat Fakültesi Türk-İslam Edebiyatı ve Sanatları Anabilim Dalı Başkanı Öğr. Gör. Uğur Alkan konuyla ilgili olarak slayt sunumu eşliğinde yaptığı açıklamalarında şunları kaydetti:
* Ezan ve Mûsîkisi
“Sözcük olarak “… ilân etmek, çağrıda bulunmak, duyurmak…” gibi anlamlara gelen ezan; terim anlam olarak ise farz namazlarının vaktinin geldiğini Hz. Peygamber s.a.v.’in ve ashabının ortak istişaresi[1] sonucu belirlenmiş sözlerle öncelikli olarak İslâm inancında olanlar olmak üzere tüm insanlığa duyurmayı ifade eder.(DİA, ezan mad.,1995:36). Arap dilinde de “azan” sözcüğü ile ifade edilmektedir.
Ezan sözcüğünün Türkçe anlam karşılıklarına bakıldığında Müslümanları namaza davet ederken aynı zamanda Tevhid -Allah’ın varlığı ve birliği- ve Nübüvvet-Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olması-gibi İslâmiyet açısından temel niteliklerin açıklamalarını veren sözcükler çevresinde günde beş defa dünya üzerindeki saat farkı sebebiyle kesintisiz bir çağrı olarak Müslümanlara ve bunun vesilesi ile de inanan inanmayan tüm insanlara hatırlattığı söylenebilir.
Ezanın geçmişten günümüze mûsîkisi ile seslendirilmesi birçok tartışmaya konu olsa da, özellikle Hz. Peygamber s.a.v. ’in hadislerindeki ifadeler doğrultusunda dolaylı da olsa olumlu yönde desteklendiği anlaşılmaktadır. Mûsîkinin İslâm’da yasaklı olma konusunun kaynağı olarak araştırma alanına alınan Kur’an-ı Kerim incelemeleri, Kuran-ı Kerim’de doğrudan mûsîkiyi işaret eden herhangi bir sure ve ayetin olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak bununla birlikte Kur’an-ı Kerim’de mûsîki konusuna değinilmediğini söyleme olanağı da yoktur; çünkü Lokman suresinin 19. ayetinde, İsrâ suresinin 110. ayetinde, mûsîki bilimi açısından incelenmesi ve değerlendirilmesi gereken ifadelerin bulunduğu da bilinmektedir.
* Ezanın Ortaya Çıkışı ve Kabul Görüşü
İslâmiyet’in kabul edildiği ilk yıllarda namaz ibadetinin sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez yapıldığı birçok hadis ve icmâ kaynaklarından bilinmektedir.El-Buhari’den aktarıldığına göre “…hatta on birinci yılın ortalarında “İsrâ ve Miraç” olayları olarak adlandırılan ve İslâm inanışına göre Hz. Peygamberin, Mescid-i Haram’ dan alınıp Mescid-i Aksa’ ya bir gece içerisinde götürülmesi ve yine Hz. Peygamberin Hz. Allah cc’nin huzuruna çıktığı zamana kadar…” namazın günde iki kez ve ezan çağrısı olmadan kılındığı bilinmektedir. Namaz vaktinin geldiği es-salâte, es-salâte [namaza, namaza], ya da es-salâtü câmi’atün [namaz toplayıcıdır]şeklinde güçlü ve gür sese sahip kişiler tarafından yüksekçe bir yere çıkılarak ilan edildiği ifade edilmektedir.
Bu cümlelerden olmak üzere namaza çağrının bir tellâllık, çığırtkanlık düzeninde işlediği söylenebilir. Bu tür çağrıda amaç en geniş anlamda duyurunun yapılmasıdır. Söz konusu çığırtkanlık gereksiniminin yani yüksek sesle çağırma eyleminin hem sözel hem çağırma sesi bakımından daha nitelikli ve kapsamlı bir hale gelişinde Abdullah b. Zeyd isimli sahabenin namaza çağrı için söylenmesi gereken sözcükleri rüyasında görmesi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip görmüş olduğu rüyayı anlatması ve Abdullah b. Zeyd’in bu rüyasının Hz. Ömer’in rüyası ile birbirinin aynı olması sonrasında yapılan görüş alış verişlerinde ses ile ilanın ortak görüş olarak benimsenmesi önemli rol oynamaktadır (ki 40 kadar Ashab’ında aynı rüyayı gördüğü rivayet olunur). Namaza çağrı konusunda gerek İslamiyet’in ilk yılları gerek yukarıda açıklanan görüş alışverişleri sonrasındaki daha nitelikli uygulamalar içerisinde özellikle Hz. Bilal-i Habeşi r.a.’ın namaza çağrıdaki etkisi, ilgili alan çalışanları tarafından vurgulanmaktadır.
Bununla birlikte söz konusu namaza çağrının günümüzdeki anlamıyla ortaklığına rağmen uygulama bakımından tüm İslâm dünyasındaki ezan uygulamalarından oldukça farklı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Söz konusu fark, temelde ezanın mûsîki ile bağında ortaya çıkmakta olup, Türkler elinde uygulama alanı bulan ezan mûsîkisinde Türk Mûsîkisi makam seyrinin mutlak etkisiyle Türk cami mûsîkisinin alt türü olarak ele alınabilecek ezan mûsîkisinin,Türkler elinde tüm İslâm dünyasındaki uygulamalardan ayrılan bir nitelik oluşturulduğu anlaşılmaktadır.
* Türklerde Ezan Mûsikîsi ve Cumhuriyet Sonrası Uygulamaları
Türk kültüründe ezan mûsikîsi iki açıdan ele alınabilir: Bunlardan birincisi ezanın icrası meselesidir ki bu meselede Türk mûsikîsi uygulama ve kuramından doğan gelişim ve değişimler altında Türk din mûsikîsi –akademik alanda kabul edilmiş bir adlandırmadır- başlığı altında Türk cami mûsikîsi –bu adlandırma için kabul edilebilir bilgi, belge ve birikim mevcuttur- alt başlığı ve buna dayalı icra üslubu ve türü oluşmaktadır.
Türk din mûsikîsinin; Selçuklular ve özellikle de Osmanlı Devleti döneminden günümüze kadar olan süreç içerisinde “cami mûsikîsi ve tekke/dergâh/tasavvuf mûsikîsi” olarak iki tür halinde işlendiği ve gelişim gösterdiğini yukarıda belirtmiştik. Yaptığımız kaynak taramalarında söz konusu din mûsikîsinin iki kolundan biri olan cami mûsikîne yönelik Türklerle birlikte başlayan bir besteleme süreci geliştiği ele alınmaktadır. Cami mûsikîsi kapsamlı din mûsikîsinde besteleme girişiminin Kur’an tilaveti ve Ezan mûsikîsinde doğaçlama temelli icralar bulunduğundan besteleme süreçlerinin tüm unsurları ortaya çıkmamaktadır. Bununla birlikte Türklerin İslamiyet’i kabulü sonrasında dini bütün mûsikîsinasların hem icra hemde besteleme aşamalarında din faaliyetlerine hiçbir olumsuz etki yaratmayacak bir süreci geliştirerek bu yönde bir gelenek oluşturdukları aşikârdır. Bu yöndeki çıkarımlardan biri de değerli bilgin Ergun’a aittir. Ergun’un yukarıda cami mûsikîsi alt başlığı altında verilen açıklamaları “…Nâ’t, Tekbir, Salât, Temcid gibi dini parçalarla Ezan, Kamet gibi namaza ait teferruat, bütün Türk mûsikîşinaslarının elinde bedii bir hal almıştır… Cami mûsikîsinden daha ziyade Arapça güftelere ehemniyet verildiğini görüyoruz. Fakat bu Arapça güfteleri besteleyenler, tamamiyle Türklerdir.” ifadeleri ile desteklemektedir. Ergun’un da ifade ettiği gibi önceleri sadece namaz vakitlerini duyurmada bir araç olarak ortaya çıkmış olan “ezan çağrısı”; Türklerin elinde çeşitli makamlarda işlenerek Türk din mûsikîsi içerisinde cami mûsikîsi alt türünün altında yer alan ”ezan mûsikîsi” türüne dönüşmüştür.
Ezanın Türk Kültürü’ndeki yeri ve önemi bir diğer araştırmacı Kamiloğlu tarafından şu şekilde ifade edilmektedir; ezan,“…Türk İslâm kültüründe özgürlüğün ve bağımsızlığın simgesidir”. Türk din mûsikîsi geleneğinde ezan; beş ayrı namaz vaktine göre seçilmiş beş değişik makam dizisi seyrinde kendine has bir icra tarzı ve üslup çerçevesinde serbest ölçü ile okunmaktadır. Ezanın tespit edilmiş ve okunması gereken geçerli bir makamı yoktur. Her ezan herhangi bir makam üzerinde icra edilebilir. Ancak Farabi’den, günümüze kadar geçen süreç içerisinde makamların insan ruhu ve bedenine olan faydalarının ispat edilmesi sonucunda beş ayrı vakitte okunan ezan mûsikîsinin genellik ile şu makamlar ile icra edildiği tespitinde bulunulmuştur. Bu tespite göre ezan mûsikîsinde günün vakitlerine göre icra edilen makamlar şöyle sıralanabilir: Sabah ezanı; saba ve dilkeşhâveran, öğle ezanı; hicaz ve rast, ikindi ezanı; hicaz, uşşak, bayati, akşam ezanı; hicaz, rast, segâh, dügâh, yatsı ezanı; hicaz, rast, neva, uşşak ve bayati. Bununla birlikte kuramsal çalışmalarda yer alan ezan icrasına yönelik makamların uygulamada gerek konuya hâkim olmayan imam veya müezzinlerin varlığı gerek bazı makamlardaki icranın zorluğu sebebiyle uygulamada farklılıklar olduğu da gözlenebilmektedir. Örneğin çoğu sabah ezanı dilkeşhâveran makamında okunamadığı için günümüzde saba makamına yönelim gösterilmektedir.
Ezan mûsikîsinin günümüzde neredeyse sanatsal bir etkinlik halini almasında Türk mûsikîsi üslubu, kuramı ve icracılığının etkisi olduğu ve bunun güçlü bir gelenek oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu geleneğin kökleri Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar takip edilebilmekte olup Osmanlı Sarayında ezan mûsikîsinaslığı yönünde topluluk kurulacak düzeyde kurumsallaşması söz konusudur. Osmanlıdaki ezan uygulamalarına yönelik tespitlerde makamsal seyir önem kazanırken usûlsüz bir icra ortaya konmaktadır: “Hangi makamda okunacaksa başlangıç tekbirlerinde o makamın ilk perdeleri gösterilir. Lafzatullahın[Allah lafzı] açık olarak telaffuz edilmesine bilhassa dikkat edilmeli, ibarenin “…lâhu ekber” şeklinde söylenip anlaşılmasına ve bölünmesine, benzeri prozodi hatasına meydan verilmemelidir. [2]. “Eşhedü enlâ ilâhe illallah” cümlesi de tekbirlerde kullanılan makam ve perdelerden okunur. Ardından gelen, “Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah”larda makamın meyana gelmeden önceki seyrini gösterecek nağmeler yapılır. “Hayye ale’l-felâh”ın okunuşunda ise bu kısmın ikinci meyan olması sebebiyle yine meyan nağmelerinde gezinilir. Son tekbirlerde makamın karar sesleri gösterilir, tehlilde[kelime-i tevhid]ise karar verilerek ezan bitirilir”.
Ezan mûsikîsinin diğer bir meselesi ise; Cumhuriyet döneminde Türk medeniyetinin muasır medeniyetler arasında yerini almasına yönelik çalışmalar içerisinde yerini bulan aşırı uygulamalardan kaynaklanan bir dönüştürme çabasının ezanın Türkçe okunması şeklinde ortaya çıkması ve bu uygulamanın 1932-1950 yıllarında 18 yıl süre ile gerçekleştirilmesinde ortaya çıkmaktadır.
- Meşrutiyet’i takip eden yıllarda Türkçülük akımının ortaya çıkması ile birlikte ibadet dilin Türkçeleştirilmesi fikri ortaya atılmış ve böylelikle yıllarca sürecek olan büyük tartışmalar ortaya çıkmıştır. Birçok kaynakta ezanın Türkçeleştirilmesi fikrinin Ziya Gökalp’e mâl edilmesi (ki Ali Suavi etmenini unutmamak gerekir) kendisinin 1918 yılında kaleme aldığı “Vatan” adlı şiirindeki “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar manasını namazdaki duanın…” dizelerinde açık bir şekilde Türkçe ibadeti desteklemesinden kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Bu yaklaşımın -Türkçe ibadet meselesinin- o yıllarda ülkede yaşanmakta olan iç ve dış karışıklıklardan ötürü gündemi meşgul etmediği söylenebilir; ancak Cumhuriyetin ilanından hemen sonra 1928 yılında “devletin dini İslâm’dır” maddesinin de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan kaldırılması üzerine Gazi Mustafa Kemal’in öncülüğünde ve M. Fuat Köprülü başkanlığında Darülfünunun bünyesinde bulunan hocalar arasında görüşülmesi için bir ıslahat dilekçesi hazırlandığı ve dilekçenin kapsamında da “ibadet dilinin Türkçe olması” ifadelerinin yer aldığı belirtilmektedir. Ancak tepki gören bu ıslahat dilekçesi kısa süre için gündemden düşürülmüştür. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün daha sonra yaptırmış olduğu çalışmalar ve hükümete verilen çeşitli önergeler neticesinde 1932 yılında yine gündeme getirilmiş olan ezanın ve diğer ibadet metinlerinin Türkçeleştirilmesi meselesi, uzun istişareler sonucunda karara bağlanarak Hafız Kemal, Hafız Sadettin KAYNAK, Hafız Burhan, Hafız Fahri, Hafız Nuri, Hafız Yaşar… gibi döneminin üstâdları elinde ezan, kâmet ve tekbir meşk edilerek, sözde asıl metnin dışına çıkılmamaya özen gösterilmiş ve Türkçeleştirilmiştir. İlk Türkçe ezan 30 Ocak 1932 yılında Hafız Sadettin KAYNAK tarafından okunmuş, 4 Şubat 1933 tarihinde de müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid [kesin ve şiddetli] bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderilmiştir. Birçok tartışma ve tepkiler yaşansa da Demokrat Parti iktidarının 31 Mayıs, 2 Haziran ve 14 Haziran 1950 yılında sundukları kanun teklifleri sonucu ile birlikte 23 Haziran 1950 yılına kadar uzun bir süre camilerden Türkçe ezan ve salâ okunmuştur. 1950 yılında ezanın tekrar eski dil yani Arapça olarak ve üslubunda okunmasına dönülmüş olması İslam’ın birliğinin ifadesi olan duyurunun uluslararası etkisinin devamı ve insanlığa ulaşımının sağlanması bakımından son derece isabetli olduğu yönünde bir değerlendirme de bulunabiliriz.”
Düzenlenen seminerin sonunda sunumu yapan Kırklareli Üniversitesi (KLÜ) İlahiyat Fakültesi Türk-İslam Edebiyatı ve Sanatları Anabilim Dalı Başkanı Öğr. Gör. Uğur Alkan’a teşekkür eden Türk Ocakları Kırklareli Şube Başkanı Doç. Dr. Bülent Bayram; “Türk Ocakları olarak bu etkinliklerimiz Bahar dönemi boyunca da devam edecek. Bu etkinliklerimiz kapsamında;
- 30.03.2017 Saat 20.00 Koleksiyoner-Araştırmacı Mustafa Gültekin “Osmanlı Paralarında Türk Simgeleri”
- 04.04.2017 Saat 20.00 Anar Rızayev (Azerbaycan) “Ak Koç Kara Koç”
- 06.04.2017 Saat Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-Tarih bölümü Yrd. Doç. Dr. Kaan Çelen “Türk Milliyetçiliği Tarihinde Alparslan Türkeş”
- 20.04.2017 Saat 20.00 Kırklareli Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Sezai Öztaş “Beyaz Perdede Tarih”
- 24.04.2017 Saat 20.00 Tirkiş Cumageldi (Türkmenistan) “Kara Yıldırım”
- 27.04.2017 Saat 20.00 Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu “Türk Dünyası ve Türklüğün Mukadderatı”
- 04.05.2017 Saat 20.00 Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Doç. Dr. Yahya Kemal Taştan “Balkan Savaşları’ndan 3 Mayıs 1944’e Türk Milliyetçiliği”
- 05.05.2017 Saat 20.00 Ali Abbas (Azerbaycan) “Dolu”
- 11.05.2017 Saat 20.00 Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Doç. Dr. Oğuzhan Durmuş
- 18.05.2017 Saat 20.00 Trakya Üniversitesi Balkan Araştırmaları Enstitüleri Yrd. Doç. Dr. Kader Özlem “Balkanlardan Türkiye’ye Göçlerde Bulgaristan Türkleri ve Güncel Gelişmeler”
- 25.05.2017 Saat 20.00 Yrd. Doç. Dr. Beytullah Bekar “Asimilasyon Kıskacında Avrupalı Türkler” konularında Türk Ocakları Şube binamızda etkinliklerimiz olacak” dedi. (Savaş Eskici)