Kırklareli İl Müftüsü Aydın Yığman, geride kalan 1 senenin ardından güzel bir yazıyı kaleme aldı. Müftü Yığman, Yazısında şu ifadelere yer verdi; “Doğumla başlayıp, ölümle son bulan hayatımızı imtihan bilip ona göre yaşamamız gerekir. Ömür, bize tanınmış bir imtihandır. Bu imtihan sürecinin başlangıcı belli, sonu ise belli değildir. Öylesine bir imtihan ki, her an bitebilir. Bildiğimiz gibi her imtihanın bir bitiş anı vardır. O bitiş anına göre kişi kendisini ayarlar, enerjisini ona göre kullanır, ama ömür imtihanı böyle değildir. Ömür imtihanın bitiş anı gizlidir. Niçin? Çünkü; her an hazırlıklı bulunabilmek için. Bir metrelik çadırda yaşayan da, lüks konaklarda saltanat sürenler de bir nefeslik cana sahiptir ve ömür imtihanından geçecektir.
Aldığımız bir sonraki nefeste süre sona erebilir. Nefes aldık, veremedik. Onun için İslam âlimleri: “Her nefeste iki şükür vardır. Alışın şükrü, verişin şükrü.” demişlerdir. Nakşiler de “Nefes ayıklığı” diye bir tabir var. İki nefes arasında geçiyor ömrümüz. Aldığımız her nefesin farkında ve şükründe bir ömür geçirmeliyiz .”Her nefeste Allah asın di müdâm/Allah adıyla olur her iş temam.”
Aldığımız nefesin, gözümüzü açıp kapamanın, yaşadığımız her anın hesabını vereceğimizi düşünürsek rahat edemeyiz. “Yarın ölecekmiş gibi” yaşarız. Ölümle hayatı içiçe düşünürüz. Bütün nefesleri Allah’ı zikre dönüştürürüz. Gözümüzün bakışını, kalbimizin atışını, uykuyu, uyanıklığı, her adımı, her hareketi, zikir haline getiririz.
İslamiyet bizim hayatımızın her anına yön verir, şekil verir. İslamiyet hayatın kıyısı köşesi değildir. İslamiyet hayatımızın tam da ortasıdır, özüdür. Namaz kılıyoruz, kıldığımız namazı eğilip kalkmaktan kurtaracak bir özü yakalayabildik mi? Sadaka veriyoruz, sağ elimizin verdiğini sol elimiz duymayacak derecede bir hassasiyeti gözetebildik mi? Yoksa elimizin açıklığını reklam etmek için bir fakiri istismar mı ediyoruz. Zekât veriyoruz, zekâtı bir lütuf gibi görüp onu verirken bir üstünlük vasıtası haline mi getiriyoruz, yoksa malımız içindeki fakirin hakkını asli sahibine iade eder gibi bir duygu içinde miyiz? Kumarın yasak olduğunu biliyoruz. Kumar da oynamıyoruz. Ancak ortaya büyük rakamlar, milyarlar konulduğunda, kumar biraz örtülü hale getirildiğinde de inancımızı muhafaza edebiliyor muyuz? İşimizle ibadetimizi, amirimizle Allah’ın hakkını tercih etmek zorunda kalırsak hangisini tercih ederiz? Nefis ve rabbimizin ölçülerinin hangisi bizde daha ağır basıyor? Hz. Ali(r.a.) bir savaşta müşriki altına alıyor. Kılıcını çıkarıyor boynuna dayıyor, tam o esnada alttaki müşrik Hz. Ali(r.a)’ın yüzüne tükürüyor. Kılıç Hz. Ali efendimizin elinde, eli havada asılı kalıyor. “Kalk, git, gözüm seni görmesin” diyor. Müşrik şaşırıyor, sendeleye sendeleye kalkıyor, dehşet ve korku içinde soruyor: “Neden beni öldürmedin?” Hz. Ali efendimiz: ” Önce seninle savaşımız Allah rızası içindi. Oysa sen yüzüme tükürdükten sonra işin rengi değişti. Sana karşı davranışıma nefsimin tesir edeceğinden, Allah rızasına nefsi bir duygunun karışacağından korktum. Onun için kılıcı vurmadım.” Hz. Ali efendimizin İslami öze bağlı kalması neticesinde müşrik için hidayet kapısı aralanıyor.
Dostluk, muhabbet; kin ve düşmanlık Allah’ın tayin ettiği ölçülerde olmalıdır. Bir kimse başka birisine güzelliğinden dolayı sevgi ve muhabbet beslerse bu nefsi bir şey olur. Güzellik yok olduğunda ortada sevgi ve muhabbet kalmaz. Yine bir kimse diğer bir kimseyi mevki ve makamından dolayı severse, mevki ve makam yok olduğunda dost görünenler düşman kesilebilirler. Bir kimse yine başka bir kimseye servetinden dolayı dost olursa, servet yok olduğunda dostluklar da yok olur. Burada ifade etiğimiz dostluklar aslında hakiki değildir. Kimi güzellik, kimi mevki ve makam, kimisi para dostudur. Bunlar yok olduğunda artık sevilecek bir şey kalmıyor hatta düşmanlıklar ortaya çıkıyor.
Her davranışımızda İslam’ın özüne bağlı kalarak Allah’ın rızasını gözetirsek kâmil Müslüman olabiliriz. Bişr-i Hafi Hazretleri: “Seninle nefsani isteklerin arasına bir duvar örmedikçe yaptığın ibadetlerden zevk almazsın” demektedir.
Bazı an ve zamanlar vardır ki; akıl irade ve şuur sahibi insanları düşünmeye sevk eder; onu adeta nefis muhasebesi yapmaya zorlar. Nefis muhasebemizi yaptığımız müstesna zaman dilimlerinden bir tanesi de girmek üzere bulunduğumuz yılbaşıdır. İnsanın yılbaşı vb. sebeplerle her defasında kendini muhasebe etmesi, kişinin dünya ve ahiret mutluluğu için son derece önemlidir.Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Ey İman edenler!Siz kendi sorumluluklarınızı yerine getirin. Siz doğru yolda bulursanız yanlış yolda olanlar size zarar vermez.”(Maide,105) buyurmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde: “Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kimse ise nefsinin hevasına tabi olandır”(Tirmizi,Kıyamet,25) buyurmuştur. Dillerinde Kur’an gönüllerinde Allah sevgisi olan yüce sahabe nefisleriyle sürekli nefis muhasebesi içinde yaşamışlardır. Hz Ömer (r.a.) “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin” uyarısında bulunmuş; her gece yatmadan önce kendisini hesaba çekmiş kendisine şu soruyu sormadan yatmamıştır. “Bu gün Allah rızası için ne yaptın ?”
Biz de Hz. Ömer (r.a)’ın sorduğu soru gibi her zaman ve özellikle de yılbaşı gecesinde kendimize soralım.“Bir yıl boyunca Allah rızası için ne yaptım? Geçirmiş olduğumuz bir yılın nefis muhasebesini yaparken dünyaya aldanmakla zayi ettiğimiz ömür sermayemizin meyvelerini, günahlar, hatalar olarak gördüğümüzde, günahlarımız için Allah’tan af ve mağfiret dileyip tövbe edelim. Unutmamalıyız ki her geçen gün, her biten ay, her sona eren yıl, müminin ömür sayfasından koparılan bir yaprak, ömür binasından düşen bir tuğladır. Bu nedenle ömrümüzün sayılı olan günlerini Yüce Allah’ın haram ve yasaklarıyla değil; razı olduğu iş ve ibadetlerle geçirmeye çalışalım. Aksi halde ömrümüzü beyhude geçirmiş oluruz.
Rıza ikliminde nice hayırlı ömürlere dileklerimle… (Kırklareli Müftülüğü)